hukuk, siyaset ve demokrasi

En son 12 Eylül refefandumuyla 17. kez değişikliğe uğrayan, 1980 faşist darbesiyle gelen ve yürürlükte olan 1982 Anayasası, halen farklı olanların, ötekilerin, ezilenlerin, emekçilerin bir arada özgür ve demokratik koşullarda yaşamasına izin vermemektedir. 1912 – 1913 tarihlerinde İttihat ve Terakki’ nin Selanik’ te yaptığı kongrede alınanan tek dil, tek kimlik, tek bayrak, tek devlet, tek kültür, tek inanç kararları 2011 yılında halen geçerliliğini korumaktadır. Başbakan’ ın meydanlara çıkıp “tek”lemesi bunun en somut kanıtıdır.

12 Eylül ürünü olan 1982 Anayasası’ nın günümüze kadar onlarca maddesi değişse bile halen despot, ayrımcı, ırkçı yapısını muhafaza etmektedir. Yapılan referandumda eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum vaat eden, 12 Eylül’ ün darbeci generallerini yargılama yolunu açacağını söyleyen AKP iktidarı yine insanları aldatarak, yalanlar üzerine kurulu olan hegomanyasını bir kez daha ortaya çıkardı.

Geçtiğimiz günlerde Bodrum Yalıkavak’ taki Kenan Evren Caddesinin ismini değiştirmek isteyen bir takım ilerici ve aydın insanlar bunun için imza kampanyası başlattı. Basın açıklaması yapacakları sırada jandarmalar gelerek bu insanları gözaltına aldı…

Yani bırakın darbecilerle hesaplaşmayı, onları yargılamayı, onlarla yüzleşmeyi, onların getirdiği anayasal sistemi değiştirmeyi, onların “adını” bile değiştiremiyorsunuz.

Türkiye’ de genel anlamda kabul edilen bir kanı var: kuralları güçlüler koyar. Kim güçlüyse o alkışlanır. 1982 Anayasası %92’ lik “evet” ile onaylayan da bizim halkımızdı bugün 1982 Anayasası’ na karşı çıkan yine bizim halkımız…

Siyaset ve hukuk ülkemizde birbirini biçimlendiren, karşılıklı olarak besleyen bir zemindedir..

Zamana ve kişilere göre şekil alıyor. İnsanlar kurallara bakmıyor, nasıl konulduğuna bakmıyor. Kim güçlüyse kural koyucu da o oluyor.

İnsanlar tarih boyunca kendi aralarındaki ilişkilerini düzenlemek için hukuka gereksinim duymuşlardır. En ilkel dönemlerden kalma “güçlü olanın kural koyması” anlayışı bugün ülkemizde en katı bir şekilde kendini göstermektedir. İktidarı ele geçiren egemenler kendi hukuk anlayışlarına göre devleti şekillendiriyorlar. Her iktidar kendi penceresinden bir hukuk çizgisi belirliyor. Bize de hukukun uygulanması sırasında yaşanan problemleri tartışmak kalıyor. Haliyle sorunları da çözemiyoruz.

Tarihe dönüp baktığımızda sınıf devrimleriyle de karşılaşırız. Bunlar burjuva devrimleri ve halk devrimleridir. Halk devrimleri sonucunda halk kendi yasalarını ve hukukunu oluşturmuştur. Aynı şekilde burjuva devrimleri sonucunda egemenler kendi sınıfını ve sermaye sahiplerini korumaya yönelik yasalar ve hukuk düzeni oluşturmuşlardır. Burjuva devrimlerinin kendi yasalarını uygulamaya geçirmeleri oldukça şiddetli olmuş hatta “devlet terörü” şekline dönüşmüştür.

Türkiye’ nin de kuruluşuna ve günümüze kadar olan sürecine baktığımızda genel anlamda egemen sınıfın hakim olduğu anlayışı görürüz.

Kurtuluş savaşı yıllarında halkın katılımı ve etkisiyle 1921 Anayasası halkın çıkarlarını bir nebze olsa korumaya çalışsa da hemen akabinde çıkarılan 1924 Anayasası ile halkın çıkarlarını koruyan, beklentilerini karşılayan çizgiden çıkılarak devleti koruyan bir anayasa felsefesi şekillenmiştir. Sonrasında ortaya çıkarılan anayasalar da bu ülkede yaşayan bireylerin, halkların, emekçilerin taleplerini göz ardı eden, devleti kutsallaştıran ve kurumsallaştıran, devletin işleyişine muhalif olanları bastıran bir yapıda karşımıza çıkmıştır. Tabi ki bu yapı kendini sadece anayasal anlamda değil farklı şekillerde de göstermiştir. İstiklal Mahkemelerine baktığımızda Türkiye’ de hukuk sisteminin bir devlet terörü haline geldiğini görürüz. Aynı şekilde Şark Islahat Planı da buna örnek gösterilebilir. Bu yelpazede bizim tartışma alanımızda yukarıda bahsettiğim gibi: “Bize de hukukun uygulanması sırasında yaşanan problemleri tartışmak kalıyor.”
İstiklal Mahkemelerinde o kadar kişi asalmasaydı, şu kadar kişi asmak yeterliydi, Şark Islahat Planı şöyle olsaydı, böyle olmasaydı vs. şeklinde tartışmalar sürdürüyoruz. Haliyle bu da problemlere çözüm olamıyor.

Sonrasındaki tüm anayasalarımız yine “güçlü olan kural koyar” felsefesinde şekillenmiştir. 1961 darbesi ile ordunun siyasete müdahale etmesi, hukukta yer edinmesi, 1971 darbesi ile MGK denilen yapının kurulması ve ardından gelen faşizan yaptırımlar, 1980 darbesi ile siyasi partiler yasası ve seçim barajlarının yükseltilmesi buna verilebilcek en somut örnekler arasındadır. Bu gelişmelere bir bütün olarak baktığımızda hukuk sistemimizin yapısını rahatça ortaya koyabiliriz. Zaten hukukumuzun çıkışı ve gelişimi temelde siyasi yapıdadır. Darbelerle şekillenmiş bir hukuk sistemi, darbeler üzerine yazılmış anayasal sistem ve devlet terörü dediğimiz kavramın ayyuka çıkmasıdır.
O yüzdendir ki Türkiye’ de hukuk üstünlüğünden bahsedilemez!

Ben bir hukukçu değilim fakat Türkiye’ deki hukuksuzluğu göremeyecek kadar da kör değilim. Hukuk en temel anlamıyla; insanların hak ve özgürlüklerini korumak için biçimlendirilen sistem bütünlüğüdür. Fakat Türkiye’ de hukuk, yapılaşmaya başladığı günden beri toplumsal muhalefeti bastırmak, direneni imha etmek, susturmak, korkutmak, sindirmek, devleti ve mekanizmalarını korumak, sistemin işleyişine muhalif olanları tehdit olarak gören bir zemin üzerine konumlandırıldı. Aslına bakarsanız bu sadece bizim ülkemize has bir sorun değil, kapitalist hegomanyanın genel anlamda böyle bir sıkıntısı var. Bu sorunu sadece ulusal düzeyde görmemek gerekir. Bu aynı zamanda evrensel bir sorundur. O yüzden bu sorunu çözmeye yönelik mücadelemiz enternasyonal düzeyde olması gerekir. Evrensel hukuk ilkelerinin yaklaşımı benimsenmelidir. Toplumun, muhalifin kesiminin bir tehdit olarak görülmemesi gerekir. Bu yazıyı yazarken bile korkulara kapılıyorsam ortada ciddi bir sorun var demektir. Yazıda “özgürlük, derin devlet, savaş, Kürt halkı, demokrasi” gibi kavramları kullandığımdan 3 ay sonra çok basit gerekçelerle ceza alabilirim. Sırf muhalif olduğum için basit gerekçelerle hatta gerekçe gösterilmeden bile ceza alabilirim. Bunun örnekleri çok…
Bu tür muhalif seslere karşı hukuk tıkır tıkır işliyor. Canları istediği zaman hukuk hiç sekteye uğramadan tıkır tıkır işliyor. Yani egemenler güçlü oldukları için kuralları koymakla yetinmiyor aynı zamanda kuralların işleyişini de kafalarına göre işletiyorlar. Bir taş atan, yumurta atan, slogan atan, yazı yazan anında örgüt üyesi olmakla suçlanabiliyor. Ülkemizde gelinen durum bu noktada…

Böyle bir Türkiye atmosferinde siz de ben de herhangi bir sebepten dolayı gözaltına alınabiliriz. Sıra siz de mi ben de mi Soner YALÇIN’ da mı bir önemi yok! Sıra hepimizde !

Ana muhalefet partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun şu sözleri dehşet verici. Kemal Bey öyle kolay karamsarlığa kapılacak ve bunu ifade edecek birisi değil. Ancak, bu denli karamsar ifadeler, tam da bir seçim öncesinde, sanırım daha önce hiçbir ana muhalefet liderinin ağzından duyulmadı:

“Hükümetin referandumla yaptığı değişiklikleri nasıl kişisel ve siyasi amaçlarla kullandığını gördük. Bundan sonra baskı halk tarafından daha hissedilir hale gelecek. Şu anda sesini yükselten, eleştiren bir tek CHP kaldı. Bizi de susturmaya çalışacaklar. Önce CHP’lileri, sonra bazı gazetecileri içeri atacaklar. (…) Her şey daha da kötüleşecek. Bizler için de siz gazeteciler için de. Baskı daha da artacak.”
Düşünün ana muhalefet bile bu derecede kendini baskı altında hissediyorsa, aslında pekte söylenecek söz kalmamış demektir. Bu sebeple Türkiye’ deki siyasi dinamiklere baktığımızda AKP’ nin patronojı altında tek parti rejimi kuruluyor. Bu rejim aslında 2006-2007’ den beri kendini göstermeye başlamıştı. Üniversiteler, ordu, yargı vs. çeşitli devlet mekanizmaları da AKP eliyle şekilleniyor. AKP veya Tayyip Erdoğan bu durumdan memnun olabilir fakat bana göre kendini bu rüzgara çok fazla kaptırmasın. Neticede 23 yıldır öylece duran Tunus vardı hemen yanımızda, 29 yıldır öylece duran Mısır vardı ne oldu o “hiç bir şey olmaz” dediğimiz ülkere ? Bin Ali körfez emirliklerine kaçtı. Humeyni istifa etmek zorunda kaldı. Bugün İran bile kayanıyor… Tarih boyunca her zaman olduğu gibi bu mücadeleyi de yine ezilenler, yoksullar verdi.

Türkiye’ de de ezilenler mücadele veriyor. Kürt halkının demokratik özerklik talepleri, Alevilerin kendilerini ifade edebilme mücadeleleri, kadın direnişleri, emekçilerin mücadeleleri vs. bunlar geniş kitlesel hareketler olmasa da küçük küçük direnişler şeklinde her yerde sürüyor. Bunların karşısında bazı haklar elde ettiklerini de biliyoruz. Zaten siyaset dediğimiz sistemler bütünü de tüm bu mücadeleleri, direnişleri birbirine bağlaması gereken ve bunları düzenli bir şekilde organize eden bilinçli bir çerçevede örgütleyen ve bir plan dahilinde tasarlayan mekanizmadır.

AKP kendisine karşı olanları siyaset yaparak yenmek yerine polis gücünü devreye sokarak muhaliflerini suçla ilişkilendirerek devre dışı bırakıyor. Erdoğan’ ın da dillendirdiği gibi “Polis rejimin teminatır.”
Kürtler mücadeleleri karşısında “ayrılıkçı terör”, ulusalcılar itirazları karşısında “darbeci terör”, sosyalistler muhalif olmaları karşısında “devrimci terör” etiketleri ile ilişkilendirilerek saf dışı bırakılıyorlar.
AKP’ nin bu korkuları aslında kendi korkaklığındandır. Bu sebeptendir ki öğrencilerin yumurtalı protestoları karşısında telaşlanıp sanki karşılarında öğrenciler değil gerillalar varmış gibi tepki gösteriyorlar. Bu sebeptendir ki Başbakanlık önünde yapılan küçük bir gösteri bile büyük bir korku ve paniğe yol açıyor. Çünkü kurdukları hegemonta en ufak sallantı karşısında yıkılabilir. Bu yüzden Tunus’ ta ve Mısır’ da olan gelişmelerin Türkiye’ de olmasından korkuyorlar. Yine bu yüzden Tunus ve Mısır olaylarına bianen çıkıp tek bir resmi açıklama yapamıyorlar.

Demokrasilerde olmazsa olmazlar arasında düşüncelerin ifade edilmesi vardır. Başbakan’ ın çıkıp “Ağzı olan konuşur” diye sitem etmesi demokrasi kültürünü alamamış olmasındandır. Demokrasilerde ağzı olan konuşur zaten! Erdoğan ve grubu kendilerine muhalif olanları politik yaparak karşı çıkmaları gerekirsen zor aygıtları kullanarak anti demokratik bir yapıda cevap vermektedirler. Basın AKP tarafından zapturapt altına alınmıştır. Zaten özgür basın dışında kalanların sermaye yandaşlığı yaptığını biliyoruz. Yandaş medya yaratmakla kalmayan Erdoğan, kendisiyle birleşmeyen medyaya da savaş açmaktadır. Bunun sebebi tahammül üst sınırının çok aşağılarda olmasıdır.

Sendikal haklarını kullanmak isteyen, hak gasplarının karşısında duran, sadece emeğini karşılını isteyen, ödenmeyen ücretlerini isteyen, fazla mesai bedellerini isteyen emekçiler de AKP’ nin “ileri demokrasi” uygulamasıyla karşılaşarak işlerinden atılıyorlar veya polis saldırılarından nasibini alıyorlar.Anayasal haklarını kullanmak isteyenlerin alacağı cevap, AKP’ nin “ileri demokrasi”si böyle…

Demokrasilerin bir yanı adalet ise diğer yanı da eşitliktir. Fakat bu topraklarda ne adaletten ne de eşitlikten söz edemiyoruz. Yasalar önünde sözde eşitlik vardır, fakat yasalar karşısında kapitalist ile işçinin eşitliği, varlıklı olmayanların seçilememesi eşitlik olmamasının göstergeleridir. Çünkü mevcut partilerde seçilme özgürlüğünü kullanabilmek için, seçim propagandalarını yürütebilmek için ciddi miktarlar talep edilmektedir. Partiler arasında da eşitlikten söz edemeyiz. Bir yanda devletin tüm maddi olanakları kullananlar diğer yanda yoksul kesimden oluşan, kendi aralarında topladıkları aidatlarla sınırlı bütçeye sahip partiler eşit olabilir mi? Bu da yetmezmiş gibi %10 seçim barajı, siyasi faaliyetlerdeki kısıtlamalar eşitsizliği daha da artırmaktadır. Türkiye’ de demokrasi dediğimiz “şey” aslına bakarsanız “burjuva demokrasisi”dir. Burjuva demokrasisi de sermaye egemenliğini hakim kılar. Burjuva, bu egemenliğini “yine” işçi ve emekçi halkın üzerine inşa etmektedir.

Hepimizin siyasi mekanizmalardan bağımsız bir şekilde, halkın kendi siyasetini yapması bakmasından siyasi partiler yasasının değişmesini, seçim barajlarının kaldırılmasını, siyasi partilerin bütçelerinin eşitlenmesini, yerel örgütlenmelerin güçlendirilmesini, yerinden yönetimlerin güçlendirilmesini desteklemesi gerekir.Çünkü bugün belediyelerimiz merkezin baskısı altındadır. Halkın iradesi, yönetime katılımı söz konusu değildir.

Emek – Sermaye çelişkisinin olduğu kapitalist sistemde sınıflar ortadan kaldırılmadan, üretim araçlarının mülkiyeti toplum üyelerine verilmeden gerçek anlamda eşitlikten bahsedemeyiz. Ezilen kesimen iktidasi anlamda köleliine son vererek siyasi üstünlük kurması ve haklarının genişletilmesi için demokrasiye ihtiyaç vardır. Türkiye’ de demokratik bir zemin için yaratmak için yapılan mücadele, sınıfın iktidar olma çabasını besleyen en önemli yollardan birisidir. Bu yüzdendir ki bugün bizlerin vereceği demokrasi mücadelesi, yarın sınıfın vereceği iktidar mücadelesinin yapı taşlarını oluşturacaktır. Bu sebeple, bugün kaçamayacağımız demokrasi mücadelemiz bizim tarihsel görevimizdir.

Yaşar Us

ılıtılmış müslümanlık

Türkiye bağımsız bir devlet değil!

Ne bugün ne de geçmişte bağımsız devlet olmak niteliklerine en azından asgari düzeyde sahip değil!

Uluslararası arenada vasal devletler arasındadır. Vasal devletlerin tabii olduğu kurallara bağlıdır.

Türkiye, bağımsız bir devlet olmadığı için haliyle siyaseti de bağımsız değilidir.

Öncelikle -asgari düzeyde- bağımsız bir siyaset temeline dayandıracağımız bir alt yapımızın olması gerekir. Uluslararası düzeyde bağımsız bir Türkiye olabilmek için güçlü bir sermayemizin olması gerekir. Fakat küresel rekabet karşısında Türkiye’ nin çıkarlarını gözetebilecek, bağımısızlığına dayandıran cevap verebilecek yerli bir entelijansı yok!

Peki ne var?

Devlet denilen organizmaya patronajı ifade eden bürokratik yapılar var.

Bunlar asker olabilir, hükümet olabilir, yargı olabilir…

Yapılar ve roller zamanla değişir…

Zaten rol değişmesi de daha çok uluslararası siyasi mekanizmaların Türkiye’ ye biçtiği rolün değişmesine bağlıdır. Türkiye’ de siyasal tutumların neye göre değiştiğini anlamak için küresel siyasetin Türkiye’ ye bakışının nasıl değiştiğine bakma gerekir.

Türkiye’ de kendi iç dinamikleriyle işleyen bir siyaset var mı ? Kamu vicdanı var mı? İnsanları tek bir paydada toplayacak ortak bir ülkü var mı? Toplum üzerinde ortaklaşabilen bir değerler kümesi kaldı mı?..

Küresel boyuttaki kapitalist ideoloji ve onun dayattığı yaşama biçimi daha çok tüketim toplumu modelini ülke tarafından kültürel olarak da üstlenildiği, benimsendeği tarihsel ve geleneksel değerlerini aslında varmış gibi gösterse de, var olduğunu söylese de gerçek anlamda AKP’ ile bile karşılığı yoktur.

Eğer ki ortak bir değerde bütünleşebilseydik, kamu vicdanı denen “şey” olsaydı bu tür erezyonlar karşısında insanlar bir durup, soluklanıp reaksiyonlarını bin yılların kültürüne, geleneklerine bakarak şekillendirirdi…

AKP ve CHP arasındaki ikili siyasi tuzak (biri diğerini besleyen) kapitalizm için bulunmaz hint kumaşıdır.

Bunların dışında da 3. bir mekanizmanın siyaset sahnesine girilmesine izin verilmiyor…

AKP karşıtı olsan CHP’ li ya da CHP benzeri davranmak zorundasın…
CHP karşıtı olsan AKP’ li ya da AKP benzeri davranmak zorundasın…

Bu mekanizmanın kırılması gerekir.

Her iki partiye de karşı çıkıp alternatif yaratılması gerekir. Küresel egemenlik yolunda kararlı bir strateji ile yürüyen küresel boyuttaki kapitalizm hem Türkiye hem de Türkiye’yle beraber İslam dünyasını içine almak istedikleri iktisadi, kültürel ve siyasal mekanizmaları mümkün kılmak için bu iktidar ve bu muhalefetten daha iyi bir siyasi mekanizma istese de yaratamazdı. Bu yapının, siyasi mekanizmanın şu ya da bu şekilde değişmesine –en azından kısa vadede- değişebileceğine inanmıyorum.

Ekonomisi bilmem kaç yüz milyar dolar borçlu, çıkmaya karar vermiş 20 milyar dolarla çökmeye hazır bir ekonomisi olan bir ülke herhangi bir alanda asla bağımsız davranmaya curet edemez. Dolayısıyla sorun ulusal bir sorun değil küresel bir sorundur.

Hatta bir insanlık sorunudur. Çünkü spekülatif sermayenin uyguladığı politikalar sadece dünya egemenliğini değil aynı zamanda insan dediğimiz organizmanın insani olma niteliğini de dönüştüren, insanı insan olmak çıkarıp adeta mutant haline çeviren bir sürecin içerisine doğru sürüklemesini uzun yıllar önce gören kenarda köşede kalmış enternasyonal bakış açısına sahip bir avuç sosyalistlerdir…

Görünen bu! Buna alternatif belki İslam dünyasından çıkabilirdi?.. Fakat ne zaman cemaat kavramıyla faiz kavramı yan yana gelince insanlar şaşırmaya, ve bunu normal görmeye başladı o zaman bu alternatifliği de ortadan kalkmış oldu. Çünkü sistemle birebir uyumlu hale geldi ya da getirirldi. Bunun da adı ılımlı müslümanlık ya da ılıtılmış müslümanlık….

Koca bir İslam dünyasının batı çıkarlarına entegre edilmesi için Türkiye’ ye tasarlanmış bir rol var. Bunun da adı ılımlı müslümanlık. Bu da onlarca yıl devam edecek gibi duruyor…

Yaşar Us

paranız bankada güvende mi?

İnsanlar bankalara paralarını güven içinde tutabileceği adeta birer kumbara şeklinde bakıyorlar…

Peki nedir bankalar?

Paranızı güven içinde tutan birer kumbara mıdır yoksa finans kapitalin en asli kurumu olan şirketler midir?

Bankaların kumbara gibi görünmesinin temel nedeni sistemin çeşitli reklamlar ya da kampanyalarla insanlar üzerinde bu algıyı –özellikle subliminal anlamda- oluşturmasıdır. Bu algının oluşması için onlarca örnek verebilirim  fakat merak edenler varsa herhangi bir banka reklamını dikkatle incelesinler:  Jilet gibi elbisesi olan insanlar, gülen yüzler, dik duruş, güvenli bir ses tonu, bir sandalyenin üzerinde akşama kadar oturup mutlu olan çalışanlar, tanıdık yüzler, etkili bir müzik vs. Estetik ve güven hissiyatı sizlere bu şekilde aktarıldıktan sonra sizler de bankalara paranızı yatırıyorsunuz, paranızın bankalarda emin ellerde olduğunu düşünüyorsunuz, akşam da huzur içinde uykuya dalıyorsunuz…

Gerçeklik ancak bu kadar tahrif edilir!

Bankalardan canı yanan bunca insan varken, sık bankaların iflas ettiği bir ülkede, benim bankaların aslında birer kumbara değil, şirket olmasını anlatmaya çalışmam abesle iştigal gibi düşünülebilir.

Çok açık ve net söylüyorum ki: Bankalar insanların güvenine ihtiyacı olan güvenilmez şirketlerdir. Bu, doğrudan sermaye sahiplerinin birer vampir olmasından değil bizzat bankacılık sisteminin yapısal özelliklerinden dolayıdır.

Bankalar aslında birer şirket olduğu için, her şirketin çalışma prensiblerine sahiptir. Şirketler, genel anlamda satış yaparlar. Ya kendi ürettikleri değerleri ya da başkalarının ürettiklerini satan yapılardır.Bankaların da bu işlerle uğraşmalarının tek sebebi para kazanmalarıdır. Meta fetişizminin bu derece yoğunlaştığı, herkesin her şeyi satmak için –kendini bile- odaklaştığı dönemde kapitalistler ne olsa üretir, ne olsa satar.

Sistemde şirketlerin çalışma prensibleri temelde aynıdır: Ya ürettiğini satacaksın ya da başkalarının ürettiğini satacaksın. O halde bankalarında bu mantıkla çalışması gerekir (!)

Bankaların metası paradır. İşi ilginç hale sokan ise;  bankalar fi tarihinde icat edilen para adı verilen nesneyi (aslında günümüzde artık nesne olmaktan da çıkarak sanallaşmıştır) hem kendileri üretir hem de başkalarının ürettiğini (merkez bankası gibi) bizlerden alarak yine bize satarlar.

Bu satılanın da bir fiyatı olması gerekir, o da faizdir. Bankalar sizin mevduatınıza senelik % 5 öderken, komşunuzun paraya ihtiyacı olup kredi istediğinde % 10 talep ederler, aradaki o fark da bankanın “hakkıdır hakkı tapan” şeklindeki kazancıdır.

Kısaaca bankalar, birinin parasını başkasına kullandırarak para kazanır.

Bu sistemin devamı için devlet de bankaları korumasına almıştır.

Devlet bankalara demiştir ki: “İnsanlar size gelip paralarını yatırsın. Bu paraların %10’ unu elinizde tutun yeterlidir. Geriye kalan parayı başkalarına kredi ya da borç olarak satın ve bu yolla para kazanın. Nasıl olsa size parayı yatıran insanlar aynı gün gelip paralarını çekmeyecektir. Paralarının kasada durduklarını sanacaklardır.Biz de halkta herhangi bir tedirginliğin oluşmamasını sağlayacağız. Vs.vs.”

Haliyle bankalar bizim paralarımızın % 90’ ını tekrar dolaşıma sokarak bu sistemin devinimli bir şekilde çalışmasını sağlar ve bizler önce devlete sonra bankalara güveniriz(?)

Peki diyelim ki bankalar iflasın eşiğine geldi o zaman ne olur?

Finansal anlamda krizler yaşanır.
Bu kriz durumlarında bizlerin zararını azaltabilmek için Tasarruf Mevduatı Sigortası Fonu (TMSF) kurulmuştur. Devlet mevduatlarımızı sigortalamıştır.

Dikkat devlet diyorum!

Bu göstermelik bir sigortadır(!)

Şöyle ki: Türkiye’ deki toplam mevduat miktarı şu anda yaklaşık 578.4 milyar liradır. Bu parayı sigortalayan TMSF’ nin varlık miktarı ise sadece 10.2 milyar liradır.

10.2 milyar ile 578 milyarın sigortalanması size güvence veriyorsa paralarınızı huzur içinde bankalarda tutabilirsiniz nasıl olsa devlet var…

Yaşar Us

ileri demokrasinin ilerisi

Erdoğan, seçim barajının inmesine her zaman olduğu yine karşı çıkmış ve seçim barajının %10′ dan aşağı bir seviyeye çekilirse, ekonomik dengelerin altüstü olacağını söylemiş.

Breh breh breh

İşine gelen değişiklikleri bağıra çağıra yap, “baraj” konusu gündeme gelince “hebele hübele” tavrı takın.

Ben Başbakan’ ın seçim barajının düşürülmesine karşı çıkmasını da anlıyorum.
İleri demokrasiyi uygulamak istiyor.

Ne gereği var seçim barajı düşürüpte meclise diğer partilerin girmesine…
Ne gereği var mecliste halkın tamamının temsil edilmesine…

Diktatörlüğünü elinden alıverirler mazallah!

Halkı da şöyle tehdit ediyor : “Aman ha ekonomi bozulur, koalisyon oluşur.”

Geçmişte kurulan koalisyon hükümetleriyle ekonominin bozulacağını söyleyerek halkı tehdit etmekle kalmayıp bakanlarına koalisyon kurkusunu da aşılıyor.

Hatta Erdoğan ilerleyen süreçlerde bu düşüncesine MHP ve CHP’ yi de katarak “baraj düşerse oylarınız bölünür” şeklinde yaklaşıp bu konuda onlardan da destek alacaktır.

AKP’ nin 8 yıldır “koalisyonsuz” tek başına iktidar olduğu süre boyunca özelliştirme politikalarıyla ülkenin her karışının satılması bir tarafa, bu süre boyunca ülke kolisyonlar ile yönetiliyor olsaydı, ekonomide pek bir şey değişmeyecekti. AKP’ nin tek başına iktidar olması ekonomimize artı katmadı. Uygulanan ekonomik politikalar ve varılan sonuç ortada. Az çok ekonomiyle ilgilenler bunu bilir.
Milli gelirimizde, milli gelirin dağılmasında birkaç puanın dışında değişiklik olmayacaktı. Bunu iddia ediyorum.

AKP’ de olsaydı koalisyonlar da olsaydı “yapılması gerekenleri yapma zorunluluğu” diye bir gerçek var.

Şimdi düşünebilirsiniz “Ee o zaman ister tek başına iktidar olsun ister koalisyonlar olsun bir şey değişmeyecek…”

Reel ekonomi vardır. Bunlar biraz geçte olsa erken de olsa yapılması zorunluluk gerektirir.

%10 barajı kaldırılıp, çok seslilik mecliste oluşursa, farklı politikalar gündeme gelerek “en iyisinin” uygulanmasına mecbur kalınır.

Tek başına iktidar olmak ekonomimize bir şey katmadığı gibi “demokrasi” sorununa da yol açmaktadır.

Bülent Arınç çıkıp: “Bir kısım çağdaş düşünce sahipleri sadece içki ve seksle olaylara bakıyorlar” diyor. Erdoğan, Taksim’ de yürüyen taraftarlara yönelik: “Topu görseler bomba sanıp karakola götürürler” ifadesi kullanıyor.
Ülkede “demokrasi” mi yoksa “kendine demokrasi” mi tartışmalarını başlatıyor.

AKP, iktidara geldiği günden beri “demokrasi” kelimesini ağzından düşürmediği gibi diğer yandan da gücünü artırdıkça otoriter/tataliter bir yol çizmeye başlıyor. Farklı seslere kesinlikle tahammül edemiyor. Toplumun çoğunluğunun kendilerini desteklerini düşünerek istedikleri gibi at koşturuyorlar. Ortaya çıkardıkları travmalarda cabası.

Bence kimi AKP sempatizanları “kör” ya da “korkak” !

Baskıyı ve otoriteyi hissetmek böyle bir şey: 12 Eylül’de binlerce insan işkencelerden geçirilirken de “baskı hissetmeyen”, hatta kendilerini eskisinden daha özgür hissedenler vardı memlekette. Bir dönemin ne denli baskıcı ve otoriter olduğuna dair hükmün, toplumun bütünü tarafından benimsenebilmesi bazen aradan uzun bir zaman geçmesine karşın da mümkün olmuyor. Tarihin hükmünü paylaşmayanlar çıkıyor.

AKP’ nin baskıcı mı özgürlükçü mü olduğunu, 1 Mayıs’ta coplananlara sorsanız, protestocu öğrencilere sorsanız, Ankara’nın ayazında gazlanıp suya dökülen Tekel işçilerine sorsanız, istenmeyen sorular sorduğu için Başbakanlık’a akredite edilmeyen gazetecilere, hatta yazdığı bir kitaptan sonra Devrimci Karargah üyesi yapılan Avcı’ya sorsanız alacağınız yanıt farklı olacaktır.

Bir iktidarın demokrat mı yoksa baskıcı mı olduğunu, iktidar sempatizanlarına sorunca mı anlarsınız, iktidara muhalif olanlara sorunca mı anlarsınız?

Kendi gibi düşünmeyeni dışlayan, yok eden, kibirle tepeden bakan anlayış AKP’ nin her zerresine işlemiştir.

Geçenlerde Ankara’ da bir okulda yaşanan “Darwin tartışması” AKP’ nin demokrasiden ne anladığını yansıtmaktadır.
Fen ve Teknoloji dersinde, öğretmen “Canlıların sınıflandırması” konusunu işlerken bir öğrencisinin “Öğretmenim, maymundan mı geldik?” sorusuna “Hayır” yanıtını vererek “Canlıların değişime uğradığını” evrim teorisi bağlamında anlattığı için soruşturmaya maruz kalarak cezaya uğramıştır. Alın size demokratikleşme.

Demokrasinin en önemli ölçülerinden biri, halk iradesinin olabildiğince doğrudan Meclis’e yansımasıysa, o yansımanın önündeki en önemli engel de yüksek seçim barajlarıdır.

%10 seçim barajı düşürülmedikçe, hiç kimse bu ülkede demokrasiden bahsedemez!

Yaşar Us

kemalizm ve nasyonal sosyalizm

Kemalizm bir ideoloji mi ?

Benim ve çok önemli isimlerin çıkarımı aslında Kemalizm’ in Nasyonal Sosyalizm‘e yakınlık göstermesidir.

Bir kaç örnek verecek olursam;

-2. Dünya savaşı süresince Kemalist olarak tanımlanan Cumhuriyet gazetesi Hitler’ i desteklemiştir…

-Hitler’ in ; “Onun birincisi talebesi Mussolini’ dir, ikinci talebesi ise benim.” sözü… (Falih Rıfkı ATAY’ ın anılarında yazıyor… Berlin gezisinde Hitler, Falih Rıfkı ATAY a demiş)

-Tek parti dönemi ile Hitler-Mussolini döneminin benzerlikleri…

Hatta Mahmut Esat Bozkurt‘ un “Atatürk İhtilali” kitabında Kemalizm’ in ve Nasyonal Sosyalizm’ in karşılaştırmalı analizlerini bulabilirsiniz…

Bakın Bozkurt ne demiş: “Zamanımızın bir Alman tarihçisi gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki kökleri halktadır. Türk milleti bir piramide benzer. Tabanı halk, tepesi yine halktan gelen baştır ki bizde buna şef denir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de bundan başka bir şey değildir.

Peki, Kemalizm ile Nasyonal sosyalizm birbirinden farklı mı? Tabi ki farklı fakat farklı göstermek yerine benzerliklerini bulmak daha az yorucu olur.

Bu yazımda kesinlikle Hitler ile Atatürk’ ü kıyaslayıp karşılaştırma yapmıyorum. Böyle bir yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermek istemem. Atatürk pragmatik bir liderdi hatta bence Atatürk kesinlikle Kemalist değildi ! Evet, değildi. Kemalizm, Atatürk’ ün dışında gelişmiş bir akımdır…Bu eleştirlerimi Mahmut Esat Bozkurt’a, Recep Peker’e, Şükrü Saraçoğlu’ na, İsmet İnönü’ ye ve benzerlerine yapmaktayım…

Kemalizm nedir ? Öncelikle tanımlamak için Kemalizm’ den ne anladığımızı beyan etmemiz gerekir. Kemalizm, Atatürk’ ün tanımladığı bir manifesto mudur? Yoksa 1923 sonrası ortaya çıkan yeni nesil ittihatçılık perspektifi mi? Bugün Kemalizm’ e baktığımızda karşımıza ikinci olan açı çıkmaktadır. Hal böyle olunca aslında bence Kemalizm yerine İnönücülük vs. denmeli…Nazizim-Faşizm’ in İnönücülükten (Tek parti diktası) pek bir farkı yoktur aslında (?) Tek fark belki bizimkilerin milletçilik karşısında daha yumaşak bir tavır sergilemeleridir (?) Anlayış olarak Ziya GÖKALP’ in Türk tanımı ile uyuşurlar zihniyet açısından… Bugünkü Kemalistler kendileri kabaca Atatürkçü ya da Ulusal solcu olarak tanımlamaktadırlar. Öncelikle ulusal sol’ un esasında sol ile sosyalizmle hiç bir alakası olmadığını söylemek isterim. Ulusal sol kavramının içerisinde “milliyetçilik” kavramı bulunmaktadır. Ayrıntılarıyla sol ve milliyetçilik konusuna girmeyeceğim. Solculuk ulus temelinde olmadığı için ulusal sol, sol olarak tanımlanamaz. Sınıfları esas alarak bir örgütlenme biçimidir Ulusal sol (Kemalizm) kavramı… Ulusu, burjuvazinin halkı örgütleme perspektifinde ele alır. Sol’ da asıl mesela “sınıf çatışmasıdır” sorun sınıfsal bir sorundur zaten… Bugün kendisine “solcuyum” diyen birey emeğin safında yerini almak zorundadır.Ulusal sol tabiki direkt olarak Nazizim değildir. Sol’ un küresel anlamda enternasyonalist, materyalist bakış açısının yanında; bireyi baz alan ve çoğulculuğa da karşı duran bir anlayışı hakimdir. 19. yüzyılda kaynakla bakışla beraber her şeyin temeline sahip sınıfın otoritesi, devletin istediği kültürü dayatan bir çeşit devlet elli kapitalizm Fransa’ da “Ulusal sol” diye isimlendirlmeye başlanmıştı. Dünya’ da bu akımın anlayışla hakim sınıfın ırkçılığını da alması gecikmedi tabi… Kendini milliyetçilik temelinde şekillendiren akım tabi ki de zamanla ırkçıların dünya görüşü haline gelecektir, gelmiştir.

Bir de “devletçilik” ilkesi vardır (?) Devletçiliği savunan Sol anlayış (?) Burada bir “Kadro” parantezi açmak farz olacak. Kadro dergisi, 1932 ile 34 yılları arasında Mustafa Kemal’in isteğiyle Vedat Nedim, Şevket Süreyya gibi eski komünistlerin ve ilerici Yakup Kadri’nin önderliğinde çıkarılmış siyasi, toplumsal ve ekonomik konuları ele alan bir dergidir. Bu gençler açıkça, maksatlarının Türk İnkılâbı’nın ideolojisini belirlemek olduğunu beyan ediyorlardı. Türk devletçiliği, ilk kez Kadrocular tarafından teorize edilmiştir. Kadro’daki, KUTV (Doğu İşçileri Komünist Üniversitesi) mezunu eski tüfeklerin tarihe bakışları, ‘tarihsel materyalizm’ çizgisine yakındı ve açıkça fark edilebiliyordu. Kadro, sınıf gerçeğini ele alıyor ama sınıfsal siyasetten de önemle uzak duruyor, sınıflar üstü bir ideolojinin peşine düşüyordu. Peker ve İnönü ikilisini çok fena derecede rahatsız ediyorlardı. Kadro hükümetle çatışmak için değil, onlara teorik dayanak olmak için kurulmuş bir dergiydi, hatta Kadro’nun ilk sayılarında İsmet Paşa’nın devletçilik ile ilgili yazıları vardır. Yakup Kadri, “Politikada 45 Yıl” adlı kitabında, ‘ilk zamanlar bizle aynı paralelde devam eden adam daha sonra Peker ile beraber dergiyi kapatmamıza sebep oldu’ temasında olayı anlatmaktadır. Çünkü vakit geçtikçe Kadro, ideolojileşmeye, bir yönetim sistemi önermeye, devletin palazlandırmaya gayret ettiği hür teşebbüs ve sermaye sınıfını tamamen devlet kontrolüne almaya çalışan, hür teşebbüsün çok sınırlı ve devlet kontrolünde olduğu, tek partili ve sınıflar üstü bir çeşit devlet sosyalizmini önermeye başlamışlardı. Kısacası, tek parti demokrasisine dayalı (Kadrocuların kendi tanımlarıdır) koyu bir devletçilik ve sosyal adaletçiliği Türk İnkılâbının ideolojisi hâline getirmeye çalışıyorlardı. Bu yaptıkları İnönü-Peker ikilisince affedilmedi tabii. Yakup Kadri, yine aynı kitabında, inkılâbın ideolojisini yaratmaya kalkıştıklarında, Peker’in kendisini odasına çağırtıp, ‘bu iş size mi kaldı, ne cüret’ minvalinde kendisi azarladığını ve ikaz ettiğini anlatır. 1934′te “muhteşem ikili” bu hareketin ipini çekerken, Mustafa Kemal ses çıkarmamıştır. (Bu kimileri tarafından, Mustafa Kemal’in de Kadro Hareketi’nden rahatsız olduğu şeklinde yorumlanır; kimilerince de Mustafa Kemal’in o dönemlerde hükümet üstünde etkisinin kalmadığının delili olarak yorumlanır. Bence, her iki yorumun da doğruluk payı var.) Genç aydınların şekillendirmeye gayret ettiği Türk sosyalizmi, hem emeklemeyi dahi bilmeyen sermaye sınıfını (Celal Bayar-İş Bankası Grubu), hem çok kuvvetli olan bürokrasiyi (İnönü-Peker) çok rahatsız etmiş ve muhtemelen de Türk İnkılâbının başkumandanını da işkillendirdiğinden yayın hayatına kendisi son vermek durumunda kalmıştır. Ancak Kadro daha sonra Doğan Avcıoğlu önderliğindeki ‘Türk sosyalizmi’ hareketine ve Devrim dergisine rehber olmuştur. Avcıoğlu, Yön dergisinden itibaren hep refereansını Kadro’dan almıştır. Şevket Süreyyalar, Vedat Nedimler, Yakup Kadriler ülkenin ilk ulusal sosyalistleriydiler (ulusal solcu); Devrim dergisi, 9 Mart hareketi ve Ziverbey Köşkü ile anımsadığımız Avcıoğlu, Selçuk, Altan gibi isimler Kadro’dan yola çıkmış daha ‘sol’ bir konumdaki, emekçiye değil, bürokrasiye güvenmeyi tercih etmiş fikir adamlarıydılar. (Devrim hareketinde herkes daha sonra bir yerlere savrulup yeni pozisyonlar almışlardır ya, neyse) Şimdi, ben bu adamların da solculuklarını doğru bulmam !

Bugün 29 Ekim, her yerde kendilerine Kemalist diyen Ulusalcı diyen Ulusal solcu diyen insanlar olacaktır. Bu insanlara “Siz faşistsiniz” demem. Haksızlık olur. Hepsi Faşist değildir, Allahları var. Bu işbirlikçilerin sorunu sadece “bilgisizliktir” Bir çok Kemalist’ in, Ulusalcının, Ulusal solcunun “Kadro” dergisini burada duyduklarına da eminim…

Yaşar Us

muhafazakar neyi muhafaza eder ?

Muhafazakarlığın siyasi bir ideoloji  olarak filizlenmesi 19. Yüzyılın başlarında olmuştur. Barındırdığı kimi motifler çok daha eskilere dayansa da muhafazakarlık 18. Yüzyılda Avrupa’ da yaşanan aydınlanmaya tamamen olmasa bile bir tepki niteliğindedir. 1789 Fransız İhtilali’ nin getirdiği jakoben anlayışa tepkidir.

Muhafazakarlık, kapitalizmin getirdiği “üretim tarzı ve ilişkileri” ile “serbest piyasayla metalaşma” konularında özsel anlamda bir çelişki yaşamamaktadır.

Dünya tarihinde halk devrimleri de burjuva devrimleri de olmuştur. Her ikisi de kendi politik görüşlerini yansıtmıştır. Yaşanan burjuva devrimleri sonrasında şekillenen uluslararası siyasi politikalarda önce kapitalizmin emperyalizme evrilmesinde ve sonrasında yayılan sosyalizme karşıtlık oluşturmasında milliyetçilik akımının ve dinsel motiflerin kullanılmasıyla muhafazakarlık biçimlenmiştir.

Muhafazarlığı temelde iki noktadan ortaya koyabiliriz. Birincisi; muhafazakarlık, insanların eşit olmadığını ve hiçbir zamanda olamayacağını savunur. Ayaklar hep ayak olarak kalacaktır… Dolayısıyla bugün muhafazakar kimlikten gelen iktidarın “eşitlik” söylemleri yalanlar üzerine kuruludur. İkincisi ise; muhafazakarlık temelde “muhafaza eden” anlamı da taşıdığı için içinde bulunduğu ekonomi politakasının ve toplum düzenininin en iyisi olduğunu varsayar .Dolayısıyla iktisadi politikalara ve toplumsal düzene getirelen eleştirelere, müdahalelere müthiş derecede karşı çıkar.

İşte bu yüzden muhafazakarlık ilk gününden beri entelektüel ve teori karşıtı olmuştur. Çünkü eleştirel düşünceyi her zaman tehdit olarak görmektedir.

Günümüzde liberalizmin bireyciliği muhazakarlıkla eklemlenmiştir.

Muhafazakarlık, insanların eşitlik ve gelişim için teori üretmelerine her zaman karşı durmuştur. Günümüzde ise piyasacılık temelinden hareketle muhafazakarlığı “yeni sağ” olarak da tanımlayabiliriz.

Muhafazakar ideolojide alttaki sınıfın üsttekine tepkisi ile üstteki sınıfın geniş kitleler üzerindeki siyasal baskı mekanizması vardır. Yönetici kesim, “başka bir düzen arayışı şu anki düzenin bile gerisine götüreceğini”, “kargaşa getireceğini”, “insanlığın biteceğini”, “ölümlerin olacağını” vb. yaymak zorunda olduğu müddetçe muhafazarklığa sarılacaktır. Fakat bir de işin görünmeyen yüzü vardır: Kapitalist düzenin getirdiği muhafazakarlığın ideolojik ve kültürel hegemonyası altında bulunan halklar da “değişim” “dönüşüm” “yıkım” korkusuna kapıldığı açıktır.

Serbest piyasacılığı savunan bir aydının liberal olmasını, piyasacılığı bir şekilde benimsemesini anlayabilirim fakat kitlelere hitap eden ve halkın desteğini alan muhafazakar yapıdaki liberal siyasi partiler bunu iktisadi politakalarında uygulayarak nasıl olurda halktan “hala” bu kadar destek görür ? Kayıt dışı olarak karın tokluğuna çalışan, asgari ücretli, işsiz, işini kaybetme korkusu yaşayan, ürünü para etmeyen çiftçi nasıl olurda küreselleşmenin etkisiyle serbest piyasacılığı savunan bir siyasi partiye taraftarlık düzeyinde bir destek verir ?

Günümüzdeki bu “yeni sağ”cıların demokrasi anlayışı ise yine liberal zihniyetindedir. Birbirleriyle rekabet halindeki siyasi partiler halktan oy ister; iktidara gelen parti ise halk tarafından her şey için yetkilendirilmiş demektir… Halkın oy verip iktidara getirdiği partinin yaptığı işlere karşı çıkanlar, her durumda “halkın dışında”, “entel”, “marjinal”, “iki koyun bile güdemeyecek” kişilerdir… Dolayısıyla karşımızdaki muhafazakarlığı, karşıtını karşıtın ötesinde “anomali” sayan bir totaliterliğe doğru evrilmektedir.

Bir sol partiye “muhafazakar” dediğimizde onu yermiş oluruz.

Bir sağ partiye “muhafazakar” dediğimizde onu övmüş oluruz.

Bugüne kadar Türkiye’ de “sağ” kesimde iktidar olan Menderes’ in DP’ si, Demirel’ in AP’ si, Özal’ ın ANAP’ ı, Erbakan’ ın MNP,MSP, RP, FP, SP’ si ve Erdoğan’ ın AKP’ si duruşları birbirinden farklıdır…Hatta Erbakan…’ ın muhafazakarlığı ile Tayyip’ in muhafazakarlığı bile birbirinden farklıdır.

Mesela,

ANAP’ ın muhafazakarlığı; “Cuma’ ya da giderim rakımı da içerim” derken AKP bunu demiyor hatta dedirtmiyor.

Bu durumda ise karşımıza iki durum çıkıyor. Birincisi muhafazakarlık sağcılığın sosudur… İkincisi muhafazakarlık tartışması AKP’ nin hoşuna gider çünkü tartışmanın sonucu ne olursa olsun AKP güçleneceğini bilir… “Ben muhafazakarım” demenin altında  “Ben Müslümanım, dindarım, Osmanlıyım, ecdadıma laf ettirmem” de yatıyor. Bugün AKP tarafından dini motiflerin ve milliyetçi kimliğin öne çıkması bu yüzdendir. Çünkü muhafazakarlık; hem milliyetçiliğin hem de dindarlığın kardeşidir.

AKP, DP ve AP gibi partilerden muhafazakarlık anlamında farklılaşmıştır. AKP diğerlerine göre daha İslamcıdır… Herkesin gördüğü bir gerçek var : İslami ahlak, İslamin aileye bakışı, kadına bakışı AKP öne çıkararak oy topluyor…

AKP’ nin muhafazakarlığı farklı olduğu gibi milliyetçiliği de farklı… Öncelikle AKP, milliyetçiliğini “ecdadımız Osmanlı” ile birleştiriyor. Ancak  Cumhuriyetçilerin karşısında Kürt meselesi hakkında  “Osmanlıcılık” yerine , “Türk milliyetçisi” olarak karşımıza çıkıyor. Her sağ partide olan bu “yanar döner” tavrı muhafazakar olan AKP’ de hatta ona oy veren %47’ de de görmekteyiz. Bunun bir çok örneği var: Magazin izlemiyorum derken, magazin programlarının reyting rekorları kırmıyor mu ? Konya, Türkiye’ nin en çok içki tüketilen şehri değil mi ? Google’ da en çok aranan “sex” kelimesinin başını Erzurum çekmiyor mu ? Örnekleri çoğaltmak mümkün…

Peki bunları düşündüğümüzde muhafazakar olan AKP’ ye ne demeliyiz ? İslamcı ? Milliyetçi ? Sağcı ?

Bence “hepsi”dir.

Tabi hepsinden önemlisi ise sınıfsal zemindeki sağcılığıdır.

Sınıfsal düzlemde sağcı ve muhafazakar olan AKP’ nin devlet ile toplum ilişkisi ise şöyledir : Her muhafazakar parti gibi AKP’ de cemaatçi bir karakter taşıdığından dinsel değerleri ve kurumları muhafaza ediyor. Mesela erkek üstünlüğü, kadınların nisa suresine göre yaşaması gerektiğini, en az üç çocuklu bir aile yapısını egemen kılarak İslami normlara göre bir toplum düzeni yaratmak istiyor. AKP sadece bu açısıyla bile paternalist devlet anlayışını uygulamak zorunda. Bu anlayıştaki bir iktidarın da demokratik olmasını beklemek olmaz. Bekleyen varsa bile günaha giriyordur! Erdoğan bu zihniyetten farklı olsa başkanlık sistemini de istemezdi.

AKP’ nin muhafazakarlığı açısından devletle olan tek sıkıntısı onun laik yapısıdır. Onu da yeniden yapılandırdığında devletle bir sorunu kalmaz. Laikliği değiştiremese bile en azından yargıya yaptığı gibi içini boşaltır. Yani AKP’ nin derdi demokratikleşme değil… Çünkü toplumu hiyerarşik bir aile, devleti de bu ailenin çatısı olarak gören bir zihniyet, tabiki de siyasi otoritenin tek elde toplanmasını ister.

AKP’ nin muhafazakarlığı; emek sermaye çelişkisini, dinsel motiflerde biat kültürünü oluşturmak için sadaka düzenini aktif kılmaktan ibarettir. Neo-liberalizmin insanlık dışı uygulamalarını savunurken, tüm bu düşüncelerini ülkenin ekonomik refahının yükselmesi için “olmazsa olmaz” olarak görüyor. Çalışlanların ekonomik ya da sosyal haklarından bahsedildiğinde bunu hiç üstüne almadan ancak sosyalist devletlerde olduğunu söylemedi mi ? Sermayenin çıkarlarını göz eden iktidar, iş  emekçilerin haklarına gelince nedense hiç oralı bile olmuyor ! Sonra da çıkıp biz “halktanız” diyor. .. Doğru ya halkımız zaten emekçi değil, hepsi sermayeder…

Demekki ne kadar muhafakar o kadar kar!

AKP Siyaset Akademisi yöneticilerinden Nabi Yağcı şöyle demiş: “Yeni bir ideoloji arayışı içerisindeyiz. Marksizm’ den alıyorz ama Marksist değiliz, liberalizmden alıyoruz ama liberal değiliz, İslam’ dan alıyoruz ama dinci değiliz, batılı muhafazakarlardan alıyoruz ama batıcı değiliz… Genel bakışımız çağdaş muhafazakarlıktır.”

Yani şöyle mi diyelim: AKP’ ye göre AKP’ nin hedefi çağdaş muhafazakarlıkmış…

Ya da şöyle mi diyelim: “Yalanın batsın!”

Koca bir İslam dünyasının batı çıkarlarına entegre edilmesi için Türkiye’ ye tasarlanmış bir rol var. AKP’ de bunun adını “çağdaş muhafazakarlık” olarak tanımlıyor.

Yaşar Us

türkiye’ de faşizm var mı ?

Siyaset bilimci Dr. Lawrence Britt, 20. yüzyılın gördüğü en tipik faşist rejimleri (Hitler’in Almanya’sı, Mussolini’nin İtalya’sı, Franco’nun İspanya’sı, Suharto’nun Endonezya’sı, Pinochet’nin Şili’si) inceleyerek Free Inquiry dergisinin bahar 2003 tarihli 23/2 sayısında yayımladığı makalesinde faşizmin 14 karakteristik özelliğini tespit etmiş.

Britt’in çok tartışılan, hatta Umberto Eco‘nun bir yazısından fazlaca esinlendiği söylenen ünlü makalesi, ‘yeni başlayanlar için 14 derste faşizm‘i anlatıyor:

1.Güçlü ve sürekli milliyetçilik

 

Faşist rejimler sürekli olarak milliyetçi söylemler, simgeler, sloglanlar, marşlar, şiarlar kullanma eğilimindedir. Kimi değer ve kişilerin, kutsanır. Bayramlarda her yere bayrak ve portler asılır.

Başbakan’ ın “Tek dil, tek bayrak, tek vatan, tek millet” diye “tek”lemesi…

Askerlerin veya milliyetçilerin: “Her Türk asker doğar”, “Her şey vatan için”, “En büyük Türk Atatürk”, “Vatan sana canım feda”, “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganları…

“Ne mutlu Türk’üm diyene” veya “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” marşları…

Ulusal bayramlarda sokakları Türk Bayrağı ve egemenlerin portleriyle süslemek…

2. İnsan haklarının aşağılanması ve hor görülmesi

 

Kendi vatandaşından korkan devlet kendi güvenliği için insanlarına “ihtiyaç” gereği belirli durumlarda “insan haklarının göz ardı edilebileceği” düşüncesini aşılar. Bugün insanlarımızın “işkenceye, yargısız infazlara, siyasal suikastlere, işkencelere, uzun süreli gözaltında bulunan insanlara” karşı tepkisiz kalması, başını başka tarafa çevirmesi hatta bu insanlık dışı uygulamaları onaylaması bunun kanıtıdır.

Hatta bugün ileri demokrasiyi uygumaya çalışanlar, daha düne “insan haklararını”, “demokrasileri” aşağılayıcı sözler söylemiyorlar mıydı?

Bu ülkede ellerindeki copları havaya kaldırarak “Kahrolsun İnsan Hakları!” diye slogan atarak yürüyüş yapan polisler olmadı mı?

Hatta polislerin attıkları bu sloganlara “Bu da polislerin hakkıdır” diye destekleyenler olmadı mı?

Yürüyüşlerinde “elleri patlayana kadar alkışlayan” insanlarımız olmadı mı?

Oldu!

3. Birlik için bir düşman belirlenmesi

 

Sokaktan geçen herhangi bir vatandaşa sorsak “Dört yanımız düşmanla çevrili”, “Türk’ ün Türk’ten başka dostu yoktur” diyecektir. Çünkü egemenlerimiz yıllardır bize şunu empoze etti: “İran düşman, Yunan düşman, Ermeni düşman, Rus düşman, Araplar düşman, Kürt düşman, cemaatçi düşman, komünist düşman, sosyalist düşman, ateist düşman…”

Sistem savunucularımız demokratik bir toplum oluşturmak yerine, insanların farklılıklarını avantaj olarak kullanmak yerine vatandaşlarına “Dört yanımız düşman” felsefesini benimsetmiş. O yüzden ülkenin kurulduğu günden beri  (bugün de dahil) sistem savuncularının ağzından hep şunu duyarız: “milli birlik ve beraberliğe muhtaç olduğumuz şu günlerde…”

4. Ordunun ve militarizmin yüceltilmesi

 

Aslında bu konuda açıklama yapmaya bile gerek yok kanımca sonuçta bu ülke “asker devlet”tir… Ordunun yüceltilmesi ve topluma entegre edilmesi zaten militarizmdir. Sosyal hayatta militarizmi her yerde görürüz. Okulda, sokakta, işte vs.vs. 7-8 yaşlarındaki çocukların sabahki törende öğretmenlerinin “günaydın”ından sonra “sağol” diye yanıt vermesinden, tutun da okula tek sıra halinde askeri nizama uygun olarak girmesine kadar. Hatta daha farklı bir örnek vereyim: Verem savaşı derneği, epilepsi ile savaş derneği, cüzzamla savaş, kanserle savaş hep bir savaş var… Hatta “barış için savaş” bile var… Bunun adı zaten militarizmdir. Öyle tahmin ediyorum ki; verdiğim örneklerin karşısında o kadar aşina olduğumuz için bir çoğunuz  duyarsız kaldınız (?)

27 Mayıs…

12 Mart…

12 Eylül…

28 şubat…

27 nisan…

Sistemimizde “ordu” denildiğinde akan sular durur.  Sosyal sorunların yaraları derinleşse bile gerekli görüldüğünde hükümet bütçesinden orduya aşırı miktarda pay verilir. Bkz. Askeri İç Hizmet Kanunu

 

5.Cinsel Ayrımcılık

 

Faşist hükümetlerin neredeyse tamamı “erkek egemen”liği üzerine kuruludur. Faşist rejimlerin altında, anânevî cinsiyet rolleri daha katı yapılır. Homofobiklik ve eşcinsellik karşıtlığı, ulusal politikanın temellerindendir.  Mesela kürtaj yasaktır, başörtülüye ayrımcılık yapılır, kadının cinselliğini yaşamasına izin verilmez ama 14 yaşındaki bir kızı taciz edip yazar olabilirsiniz.

6. Kitle iletişim araçlarının kontrol altına alınması

 

Kimi zaman medya hükümet tarafından doğrudan kontrol edilirken, diğer durumlarda dolaylı olarak diğer genelgeler, mevzuatlar, sempatik medya temsilcileri ya da yöneticileri tarafından kontrol edilir. Sansür, özellikle savaş dönemlerinde oldukça yaygındır.

Bunca zamandır Türkiye’ de medyanın konrol edildiğini, Başbakan’ ın RTÜK yasası ile padişah yetkilerine ulaştırıldığını, herhangibi bir internet sitesinin engellendiğini, düşüncesini beyan eden gazetecinin tutuklandığını, daha yayımlanmış kitabından dolayı soruşturmaya alınan yazarların olduğunu, 21 yaşındaki bir gencin masum blogunda yazdıklarından dolayı ceza aldığını Allah’ ıma çok şükür, yirmi bilmem kaç yaşındayım görmedim Türkiye’ de.

7.Milli güvenlik takıntısı

“Korku” hükümetleri bunu kitleler üzerinde motivasyon aracı olarak kullanır.

“Uzaylılar gelecek devleti eli geçirecek…”

“Yaza kalmaz şeriat gelecek…”

“Bu kış komünizm gelecek…”

8.Dinin ve devlet yönetiminin iç içe geçmesi

 

Faşist ulus hükümetleri, ulus içindeki en yaygın dini, kamuoyunu manipüle etmek için bir araç olarak kullanır. Dinsel retorik ve terminoloji, hükümet liderlerinde ortaktır.

Biri AKP’ mi dedi ? Aynı şekilde CHP’yi de desin o halde…

Diyanet Kurumu devlete bağlı mı? Evet

İmamlar, devletin maaşlı memuru mu? Evet

Sivas katliamı döneminde olayları kışkırtanlardan biri olan Temel Karamollaoğlu Refah partisinden milletvekili seçilerek ve dokunulmazlık zırhına büründü mü? Evet

Bu ülkede Demirel’ den Ecevit’ e, Baykal’ dan, Tayyip’ e kadar siyasetçilerin hepsi “en iyi müslümanın” kendileri olduğunu iddia ettiler mi? Evet.

Hatta Kenan Evren bile meydanlara çıkıp Kuran’dan ayetler okudu mu? Evet

9.Özel sermayenin korunması

 

Faşist uluslardaki sanayi ve iş aristokrasisi, sıklıkla hükümet liderlerini iktidara getirenlerdir. Bunu hükümetle iş dünyası arasında karşılıklı çıkara dayalı bir ilişki tesis ederek ve belli bir iktidar eliti yaratarak yapar.

Sizce bu ülkeyi TÜSİAD, MÜSİAD, Koç, Sabancı, Doğan, Albayraklar vs. mi yönetmeli yoksa HALK mı ?

10.Emekçinin ezilmesi

 

Faşist hükümete karşı tek gerçek tehdit emeğin örgütlü gücü olduğundan, işçi sendikaları ya tamamen saf dışı edilir ya da şiddetle baskı altına alınır.

Tekel işçilerinin direnişinden Ankara’ da torba yasaya karşı çıkan işçilere kadar yüzlerce binlerce örnek verilebilir fakat hepsini anlatmaya benim ömrüm yetmez. “1 Mayıs” demem yeterli olur sanırım..

11. Aydınların ve sanatın küçümsenmesi

 

 

Faşist rejimler, yüksek öğrenim ve akademiye karşı açık bir düşmanlığı körükler ve teşvik eder. Profesörlerin ve diğer akademisyenlerin sansüre uğraması, hatta tutuklanması yaygındır. Sanatta ifade özgürlüğü açıkça saldırı altındadır ve hükümetler genellikle sanata bütçe ayırmayı reddeder.

Bu ülkede bir gecede profesör kadroları açılmadı mı? Geçmişte bu ülkenin hapisaneleri adeta akademik bir yuva gibi değil miydi? Bugün de dahil olmak üzere aydın kesimi, “ağzını açanı” içeriye atmıyorlar mı? Çıplak Yunan heykelleri için siyasiler “Ben böyle sanatın içine tükürürüm” demediler mi? Daha geçtiğimiz haftalarda “ucube” tartışması yaşanmadı mı?

12. Suç ve ceza konusunda aşırı saplantı

Faşist rejimlerde, polislere kanunları zorla uygulamaları için neredeyse sınırsız bir yetki verilir. İnsanlar genellikle, polisin suistimallerine göz yummaya ve hatta vatanseverlik adına sivil özgürlüklerden feragat etmeye razı olur. Faşist uluslarda, sınırsız güce sahip ulusal bir polis kuvveti vardır.

Biber gazı, cop, tekme, sorguda yaşananlar vs.vs. polisin yetkileri ve uygulamaları hakkında örnekler vermeye gerek yok, gündemi biraz takip eden insanlar bunu zaten bilir. Bilmeyenler ise “Polis vazife ve salahiyet kanunu”nu inceleyebilir.

13. Adam kayırma ve yozlaşmada sınır tanımama: Faşist rejimler neredeyse her zaman, yönetim kadrolarına birbirini atayarak hükümetin güç ve otoritesini onları hesap vermekten korumak için kullanan bir grup ahbap ile müttefikleri tarafından yönetilir. Ulusal kaynakların ve hatta hazinenin tahsisi ya da bunların hükümet liderleri tarafından açık bir şekilde gaspı, faşist rejimlerde rastlanmayan bir olgu değildir.

Osmanlı’ dan günümüze –günümüz de dahil- rüşvetin ve adam kayırmanın olduğunu herkes bilir.

14. Hileli seçimler: Faşist uluslardaki seçimler bazen tamamen göz boyama amaçlı yapılır. Diğer zamanlarda ise seçimler, çamur atma kampanyaları, hatta muhalefet adaylarının öldürülmesi, seçmen oylarının ve seçim bölgelerinin kontrolü için yasama kurumlarının alet edilmesi ve medya manipülasyonu gölgesinde yapılır. Faşist uluslar, tipik olarak kendi yargı sistemini seçimleri manipüle ya da kontrol etmek için kullanır.

Açık oy – kapalı sayımdan tutun, çöp konteynırlarından bulunan oy pusulalarına kadar seçimlere hile karışması ülkemizde adeta bir gelenek haline gelmiştir.

Biraz uzattığımın farkındayım “bu yazıyı” okuyorsanız bitmiştir. Şimdi yapmanız gereken yazının başlığını tekrar okuyup düşünmek…

Yaşar Us

arap dünyasındaki ayaklanmalar ne anlama geliyor ?

Kızıl sosyalizmin çözülmesinden sonra, yeşil sosyalizm de bugünlerde tarihe karışıyor. Böylelikle, farklı yollardan “devrim” biçimleri ile iktidara gelen ve proleter sınıf ya da halk gibi unsurlar ön plana çıkartılarak, bunları “diktatörlük” ile eklemleyen, fakat toplumsal bir ivme kazanamayan, toplum tarafından içselleştirilemeyen, sahte sosyalizmler birer birer çözülüyor. Doğanın kanunu gereği, çözülen sahte sosyalist yapılanmaların yerine, gerçek olanın oluşmaya başlaması yavaş yavaş ve aşamalı bir şekilde olsa da meydana geliyor. Küreselleşmiş kapitalizm geçmişte insana ait ne varsa yıkarak, kendi istediği ölçülerde tek bir dünya sistemini yaratıyor. Dolayısıyla sermaye, ekonomi politiğin doğrudan ortaya çıkardığı eşitsiz gelişim yasası yerine tek bir çelişki ekseninde bir dünya oluşturarak, enternasyonal devrimin nesnel temelini atıyor.

 

Kızıl/reel sosyalizmin yıkılışı ile ve Ekim devriminden sonra oluşan iki (2) kutuplu dünya düzeni  yerini, tek kutuplu dünya düzenine bıraktı. Oluşan tek kutuplu dünya düzeninde tek bir aktörün (ABD’ nin) varlığı uzun sürmedi. Kısa süre sonra karşısına Çin, Brezilya, Hindistan gibi diğer kutupta yer alan dünya aktörleri çıkarak düzeni kısmen de olsa dengelemeye çalıştı. Böylelikle iki (2) kutuplu dünyanın, yaratmış olduğu, ucube yapılanmalar da yolun sonuna geldiler. ABD; soğuk savaş politikası gereği, askeri faşist oluşumlarıyla, Latin Amerika Ülkelerinde, halka düşman olan ucube devletler yaratmaya çalışsa da Latin Amerika Ülkeleri, kendi iç dinamikleri ile bunun önüne geçerek, konjonktürün izin verdiği ölçüde demokratik yönetimler yarattılar.

 

Orta Doğu Ülkeleri, Osmanlı’ nın dağılmasından sonra, dış güçlerin de etkisiyle, ilk kez iki kutuplu dünyada kendi iç dinamikleriyle belli yapılanmalar gerçekleştirmek istiyorlar.
Cemal Abdülnasır 1952’ de kansız bir askeri darbe ile, Mısır Kralını devirerek milliyetçi temelde bir devlet düzeni kurdu. Bu olayın ardından domino etkisiyle Mısır’ ın peşinden Tunus, Suriye, Libya, Irak gibi devletler de buna benzer yapılanmaların içerisine girdiler.

 

İki kutuplu dünya düzeninde Arap Ülkeleri, Osmanlı’dan sonra tarihinde ilk kez –diş dinamiklerin desteği de olsa- kendi iç dinamikleriyle belli bir yönetimsel yapılanmayı amaçlayan hareketlere girdiler. Cemal Abdülnasır 1952’de askeri bir darbeyle Mısır Kralını tahtından ederek milliyetçi çizgide bir devlet sistemi oluşturdu. Ortadoğu’daki bu gelişmeyi Irak, Tunus, Suriye, Libya gibi ülkeler devam ettirerek diktatör rejimlerin oluşmasına yol açtı. İki kutuplu dünya düzeninin gelişim aşamalarındaki bu boşluklardan faydalanan bu Arap Ülkeleri “kapitalist olmayan yoldan kalkınma” gibi uyduruk, temeli olmayan, diktatörlüğe izin veren ekonomi politikaları şekillendirmeye başladılar. O yüzden bu ekonomi politikaları ne kapitalist ne de sosyalist toplum biçimi olabildiler. Diktatör yönetimle birlikte zamanla kapitalist ülke konumuna geldiler. Dolayısıyla kapitalizm adına liberal ekonomi temelli bir pazar yaratıldı.
Bir yandan Keynesciliğin getirdiği devlet eliyle kapitalizm uyguladılar ve buna da sosyalizm dediler, diğer yandan ise piyasacılığı engelleyen ekonomi politiği yarattılar. Ortaya çıkardıkları bu uyduruk ekonomi politikalarını iki kutuplu dünya düzeninde “Bağımsız ve bağlantısız ülkeler topluluğuna” ait ederek, kendilerine uluslararası areneda evrenselleştirme yolunu açtılar. İki kutuplu dünya düzeninde dengeler değişince, yarattıkları “Bağımsız ülkeler topluluğu” da ayakta duramadı. Dolayısıyla bir boşluğa düştüler.

 

Şimdi de bu sistemleri tek tek çöküyor ve tüm dünyada olduğu gibi global kapitalizmin etkileri doğrudan sisteme entegre oluyor. Dolaysıyla, dünya devrim sürecinin önündeki en son engellerde ortadan kalkmış oluyor. Bu uyduruk sosyalist algıların ve gericiliğin ortadan kalkmasıyla birlikte, önümüzdeki süreçte insanların bir vucut olarak küresel kapitalizme karşı mücadelesi baş gösterecektir. Toplumsal ivme kazanan enternasyonalizm, insanlığın gündemine oturacaktır. Zaten Ortadoğu’daki bu hareketleri devrim olarak nitelendirmek yanlıştır. Çünkü bu hareketler en fazla hükümet değişikliğine yol açmaktadır. Rejim anlamında bile değişim bariz bir şekilde görülememektedir. Ama bunu gerçekleştiren, bu mücadeleyi başlatan halk, devrim tecrübeleri kazanmaktadır. Bu tecrübelerini gelecekte kendi halk devrimlerini gerçekleştirmek için değerlendireceklerdir. Dolayısıyla mücadele eden her halk bir yandan tecrübe kazanırken diğer yandan da dünya devriminin nesnel zeminini oluşturmaktadır.

 

İnsanlık tarihine baktığımızda toplumsal değişimler her zaman alt ve üst sınıfların çelişkisinden kaynaklı; kavga ya da ölüm kanlı mücadele ve yok olma gibi gelişimler göstermiştir. Arap tarihinde de bu tür gelişmelerin çokça yaşandığını biliyoruz. Ortadoğu coğrafyasının geçmişten beri bulanık bir coğrafya olduğunu biliyoruz.O topraklar, tek tanrılı dinleri, o dinlerin peygamberleri çıkaran topraklardır. Semavi diye tanımladığımız dinleri, o dinlerin elçilerini, Arap coğrafyası çıkartmış, Dünya’nın önemli bir bölümünü dini ideolojiler ile etki alanına almıştır. Ta ki Bizans, Roma, İngiliz, Osmanlı imparatorlukları dünyayı kontrol altına çalışmış, işte o zamandan beri Arap dünyası kendi iç dinamiklerini kaybetmiş ve dış dinamiklere bağımlı hale gelmiştir.

 

 

Araplar, Osmanlı’yı kendi topraklarından çıkartırken bile tıpkı Yunanistan veya Macaristan ülkelerinde olduğu gibi kendi iç dinamikleriyle değil, İngiltere, Fransa, İtalya gibi kapitalist-emperyalist ülkelerin desteğini alarak, onlarla iş birliği yaparak çıkartmıştır. Osmanlı’nın Ortadoğu coğrafyasını terk etmesi üzerine emperyalist ülkeler o bölgeye yerleşmiş, haritalar bile şekillenir emperyalist devletlerin çıkarları doğrultusunda şekillenmiştir.
Mısır’da Cemal Abdülnasır cuntasından sonra, iki kutuplu dünya düzeninin ortaya çıkarttığı boşlukları değerlendirme amacıyla, belli bir Arap dinamizmi yaratılmaya çalışılsa da, emperyalizmin “sermaye gücü” o bölgede kendini gösterdiği için, istenilen toplumsal biçim şekillendirilememiştir. O yüzden o coğrafya uzun yıllar boyunca iç dinamikleriyle şekillenmekten mahrum kalmıştır. 30-40 yıllık diktatörler de dış dinamizm sayesinde ayakta kalıyordu bugün yıkılışında da dış dinamizmin etkisi görülmektedir.

 

Küresel dünyada çağımızın en çok kullanılan sermaye dalı iletişim sektörüdür. Mesela dünyanın bütün ülkelerinde Siemens’ in şubeleri var. Zannediyorum ki interneti kullanmayan ülke de yoktur. Kaldı ki küreselleşme dedikleri şöyle bir şey : “Ben istediğim yere saniyeler içerisinde paramı gönderebiliyorum ama ben gitmek istediğim de orada bana “dur” diyorlar. Yani param gidiyor ama ben gidemiyorum ve bunun adı da “küreselleşme” (?) Küreselleşen tek şey para” Böyle bir düzende diktatörlerde internet teknolojisini kaçınılmaz olarak kullanıyor. Dünya üzerinde kapitalizmin girdiği her yere internet teknolojisi de giriyor.Kapitalizm ve onun günümüzdeki yegane güç unsurlarından biri olan iletişim teknolojisi her konuda emekçilerin, ezilenlerin özgürlüğü değil ama sermayenin özgürlüğünü istiyor.  En acımasız diktatörler bile, iletişim teknolojisinin özgürlük alanını daraltamıyor. Çünkü oligarşinin tüm dalları –ticaret, bankalar, borsalar vs.-  iletişim teknolojisi olmadan varlığını sürdüremiyor.

 

Diktatörlük karşıtı güçler de iletişim teknolojisini sisteme karşı kullanmaktadır. Halbuki, diktatörler, kendisine sorun teşkil edebilecek örgütlenmeleri ya imha eder ya da etkisiz hale getirir. Fakat gelin görün ki siber alemi yok edecek gücü yoktur. Sermayenin interneti yok etmesi demek kendini varlığını da yok etmesi demektir. Dolayısıyla iki ucu boklu sopa misali neresinden tutarsa zarar görecektir. Teknoloji diktatörlere gereklidir. Fakat sistem karşıtlarının organize olması işlevini de görüyor. Haliyle bu sistem için bir çelişkidir. İletişim teknolojisi bir bütün olarak aslında kapitalizmi de rahatsız etmektedir.

 

Günümüzde bir çok örgütlenmeler internet üzerinden olmaktadır. Kapitalizm ve organları artık “korkut-yönet” stratejisini uygulayamamaktadır. Kapitalizm, sermayenin sömürü alanını genişletirken diğer yandan da istemeden de olsa sermayeye karşı mücadele alanını da genişletmektedir. Diyalektiğin gereği: “Kendi mezar kazıcılarını yaratmaktadır.”

 

 

İnsanlık tarih boyunca sebepsiz hiçbir toplumsal patlamaya şahitlik etmemiştir. Her patlama, kendine özgü nesnel zeminini oluşturmuştur. Toplumsal patlama sonucu ortaya çıkacak olan devrimin karakterini, nesnelliğin taşımış olduğu dokular, toplumsal talepler, metabolik faktörler şekillendirir. Patlamaların siyasi içerik mi yoksa toplumsal mı olacağına bu öğeler karar verir. Nesnelliğin gereği, kimi toplumsal patlamalar sistem tarafından bastırılır kimileri ise –Ortadoğu coğrafyasında görüldüğü gibi- yeni bir toplumsal yaşamı şekillendirmek yerine aynı ya da benzer rejimde devam etmek kaydıyla en fazla hükümet değişikliğine gider. Öznel üst yapıların oluşumu bazen süreçten önce bazen süreç içerisinde bazen de süreçten sonra oluşur. Ortadoğu’daki gelişmeler çok faktörlü ve çok dokulu olduğu için, toplumsal ilerlemenin temeli, hem birbirini destekleyen hem de birbirine köstek olma eğiliminde gelişmektedir.

 

Küresel sermayenin sömürü alanını sınır tanımadan genişletmeye çalışması, Arap dünyasında dış dinamizmin etkisinin artması, teknolojinin Ortadoğu coğrafyasında despotik yapılanmalar ile çelişki yaşaması, Arap halkının onlarca yıl boyunca diktatörler altında ezilmesi o coğrafyada toplumsal patlamalara sebebiyet vermiştir. Arap dünyasındaki bu toplumsal patlamaların çekirdeğinin bu kadar çok dokudan oluşması sebebiyle, toplumsal ilerlemelerinin patlamalarını, dokuların en güçlüsü olan küreselleşme şekillendirmektedir. Bu yüzden, Ortadoğu coğrafyasında ki halk ayaklanmalarında farklı sınıfların, cemaatlerin hem çıkar çatışması hem de çıkar çakışması bir arada yaşanmaktadır. Bu dokuların çıkar çakışması “diktatörlerin gitmesi” konusunda sağlanıyor. Ama diktatörlerin gitmesinden sonraki süreç için çelişkiler başlıyor. Bu çelişkiler ise, evrensel devrim sürecinin olgunlaşması ve derinleşerek yol açacağı bir patlama sonucunda dünya devriminin gerçekleşmesi ile vuku bulması ile çözülecektir. Dünyanın çeşitli yerlerinde farklı zamanlarda gerçekleşen her toplumsal patlama, emek – sermaye çelişkisinin yok edilmesine, doğanın tahrip edilmesinin önlenmesine, insani değerlerin yıkılmasını önlemeye katkıda bulunuyor.

Yaşar Us